BURUN, YILDIZ, BURUN , YILDIZ...... PDF Yazdır E-posta
Yazar MEHMET ALİ KILINÇ   
Cumartesi, 17 Ocak 2009

   BURUN, YILDIZ, BURUN, YILDIZ, BURUN, YILDIZ...

      Kendini darı sanan, tavukların kendisini tane tane yiyeceğinden korkan adamın akıl hastanesinde tedavi görmesiyle ilgili fıkra çok bilinen bir fıkradır. Doktorlar, adamı aylarca tedavi ederek en sonunda darı olmadığına inandırırlar. Darı olmadığına ikna olmuş görünen hasta adam tam taburcu olacak; “Tamam ben darı olmadığıma ikna oldum ama, bunu tavukları nasıl anlatacağız, ya beni yemeye kalkarlarsa” der.

       Bu platformlarda, birlik beraberliğimizin önemini vurgulamak için, assubaylığımız, daima politik tercihlerimizin önünde olsun, mümkün olduğu kadar siyasetten uzak kalalım diyoruz, ama maalesef olmuyor.  Biz ne kadar uzak durmak istersek isteyelim politika, fıkradaki hasta adamın kendisini darı sanması ve tavuklara yem olma  korkusu örneğinde olduğu gibi, bir türlü peşimizi bırakmıyor. Adeta her attığımız adımda, arkamızdan dolanıp önümüze geçerek karşımıza dikilip pis pis sırıtıyor. Yediğimiz ekmeğin fiyatında, soluduğumuz havanın  kükürt dioksit miktarında, bu platformlarda çığlık atan emekli assubayların sesini duymazdan gelenlerin bu yaklaşımlarının kökeninde,  katledilen bebelerinin başında feryat eden Filistinli annenin  göz yaşında hep politika var. Keşke yediğimiz ekmeğin fiyatından, Filistinli babanın  günlük yaşamına kadar, yeryüzünde her şey yolunda gitse de, biz bu platformlarda politikanın P’sini bile ağzımıza almasak. Ama maalesef kaçış mümkün olmuyor. Aşağıda sizinle paylaşmaya çalışacağım konularda, bu titizlenmelerimiz rağmen, oklarımızın ucu  birazcık politik yönlere döndüyse  affola.

       “Devlet nedir?” sorusuna, dünyada iz bırakmış bilim adamlarının ciltlerce kitaplarla yanıt verdiğini biraz okumuş yazmışlığı olan herkes bilir. Bu soru, size  sorulmuş olsaydı, sizin yanıtınız ne olurdu diye bana sormuş olsaydınız, benim devlet tanımım şöyle olurdu; bir ulusun fertlerinin, vatan denilen toprak parçası üzerinde bir araya gelip, iradeleriyle güçlerini birleştirerek,  fert olarak üstesinden gelemeyecekleri sorunlarıyla uğraşması için,  oluşturdukları örgüte devlet denir. Eski kelimeyle “millet”, yeni kelimeyle “ulus” nedir diye sorsaydınız, cevabım; aralarında dil, din, ırk, tarih, kültür, ülkü birliği gibi ortak özelliklerden hepsine birlikte, veya birkaçına bir arada sahip olan büyük insan topluluğuna ulus denir olurdu. Ayrıca bu tanımlamaya, saydığım özelliklerin birbirlerine  göre bazen daha güçlü daha zayıf olmaları mümkündür, diye de eklerdim.

        Saydığımız  ortak değerlerin hepsi teker teker bir ulus için çok   önemlidir. Ama insan topluluğunun  bir ulus, bir ulusun da  devlet olabilmesi için, tarih birliği, en başta gelen değerdir. Bir ulusun tarihi, günümüzden geriye doğru gidildiğinde, yazılı tarihten yazılı olmayan tarihe, oradan da  geriye, efsanelere, destanlara,  masallara doğru uzanır. Örneğin, yaşadığı dönemin Osmanlı aydını diyebileceğimiz seyyah Evliya Çelebi, imparatorluk sınırları içinde  gezip gördüğü diyarları seyahatnamesinde anlatırken, sıra anlattığı yerlerdeki insanların kökenini anlatmaya gelince, her defasında mutlaka Nuh Tufanı’ndan söz açar,  sonra Nuh Peygamber’in oğullarından birinin tufan sonrası anlattığı bölgeye  gelip yerleştiğini, bu insanların Nuh Aleyhisselamın o oğlunun   soyundan geldiğini anlatır. Yani insanların  geldiği tarihi  kökenini  ne yapıp edip Nuh Peygamber’e bağlar. Türkiye cumhuriyetini oluşturan ulusun da, ilkokul dördüncü sınıftan itibaren tarih derslerinde hepimize öğretildiği üzere, geldiği bir kökeni vardır. Bu konuda bizlere öğretilen, bir çırpıda ezbere söyleyebileceğimiz cümle, şüphesiz “Türklerin anayurdu Orta Asya’dır” cümlesidir. Ulusumuzun dayandığı kökeni anlatan, Orta Asya ile ilgili efsane, destan da hepimizce malumdur.  Her ne kadar bizler Türk emekli assubayları olarak, Antalya’da benim her gün  sokakta görüp kıskandığım, ağzı açık etrafı seyreden, yürümekte bile zorlandığı halde, yurdumuzun güzelliklerinden, nimetlerinden o yaşta yararlanma şansına sahip emekli  Alman  yurttaşları gibi, biz  o diyarlara gidip oraları çıplak gözle görme olanaklarına sahip olmasak da, artık televizyon denen aletin gözlerimizin önüne sermesi sayesinde, dünyanın dört bir köşesinde yaşayan insanların yaşam şekillerini, evimizin içinde, doya doya seyredip değerlendirme yapabiliyoruz. Sanırım, her eli ayağı düzgün, insanlara bir şeyler vermeye niyetlenen ciddi program gibi, şimdilerde devlet televizyonu TRT’den  aforoz edilmiş olan, Banu Avar’ın “Sınırlar Arasında” adlı  belgeselinin bir bölümünde izlemiştim. Hazar Denizinin doğu kıyısında, Türkmenistan’da çekilen,   bir köy düğününü gösteren programda,  izlediğim düğün  gelenekleri, adetleri,  çocukluğumda  Toroslar’da  yapılan köy düğündeki adet ve geleneklerle hemen hemen aynıydı. Ayrıca bu diyarlara gidip gelenlerin anlattıklarına göre, Anadolu’dan buralara gelen bir kişinin, Hazar Denizi’nin doğusundan Orta Asya’ya doğru olan coğrafyada,  hangi ülkeye giderse gitsin, en fazla orada  altı ay kaldıktan sonra, büyük çaba sarf etmeksizin,   tercümana gerek kalmadan, yerli halkla dil açısından gayet rahat konuşup anlaşabilmesi  mümkün olabiliyormuş . Yani, bu anlattıklarım gösteriyor ki, ulusumuzun Orta Asya ile akrabalık ilgisi öyle sadece 80 yıl önce zorlamalarla uydurularak kurulmuş bir ilgi değil, tarihi gerçekler. Devletimizin ve onu oluşturan ulusumuzun tarihinin Orta Asya ile ilgili bölümünün doğru olduğuna ve Orta Asya ile ilgili efsanelerin, destanların ulusumuzun önemli ortak değeri olduğu inkar edilemez gerçeklerdir.

      Yazılı tarih ve destanlar, bir ulus için o kadar önemli bir şey olacak ki, yakın geçmişte, Sırplar Bosna’da Boşnakları yok etmek amacıyla yaptıkları katliamdan önce ilk yaptıkları iş, tarihi izleri yok etmek üzere, Müslüman mezarlığındaki eski mezar taşlarını kırıp döküp yok etmek  olmuştur. Kerkük’te işgalcilerle işbirliği yapanların, Türkmenleri en azından azınlığa düşürmek veya ortadan kaldırmak, silip yok etmek amacıyla,  ilk  iş olarak tarihi iz teşkil edebilecek tapu kayıtlarını talan etmişlerdir. Bu tarih ve efsane konusu o kadar önemli olacak ki, yüz yıl önce emperyalistlerin trenine binerek onlarla işbirliği yapıp çölde  Mehmetçiğin karnını deşenlerin torunlarının  bu gün hala Filistin’de  düştükleri durumdan, başlarına gelenlerden ders çıkarmayıp, emperyalistlerin dolarlarıyla devlet kurup gönence ereceklerini, barış içinde yaşayabileceklerini sanan güneydoğumuzdaki bazı işbirlikçiler, kendilerine bir tarih uydurmak için, birden bire eski Mezepotamya’lı  olduklarını hatırlamışlar, tek başlarına Gılgamış Destanı’na bile sahip çıkmaya  kalkmışlardır.

       Çocukluğumda, komşu köyün, okumuşu yazmışı, hacısı hocası bol, asaletlerini vurgulamak için bilinen adlarının ardında “efendiler” unvanına sahip, köyün ileri gelen eşrafı denilebilecek bir ailesi ve bu aileye mensup, kinleri, inatları, birbirinden nefret etmeleriyle ünlü iki kız kardeş vardı. Kız kardeş dediysem, bunlar benim çocukluğumda genç kız değil, nine diyebileceğim yaşta iki kız kardeştiler. Bu kardeş ninelerden birinin adı  Hanife diğerininki Saliha idi. Her ikisi de evlenip çocuk sahibi olduklarında, doğan kız çocuklarından birine karşılıklı olarak teyzelerinin adlarını vermişler. Yani kız kardeşlerden biri kendi kız çocuğuna kardeşinin, diğeri de aynı şekilde isim koymuşlar. Birbirlerine nefret duyguları besleyen iki nine niçin böyle mi yapmışlar, çünkü; birbirlerine olan bitmez tükenmez öfkelerini birazcık dindirmek, birbirlerini aşağılama için, kızlarının adını köy yerinde her ünlediklerinde, rahatça kızlarının isimlerinin ardından sövme ve hakaret ifade eden kelimeleri sıralayabilmek için.
  
        Peki siz ister Arap, ister batı tarafından emperyalistler olsanız, önünüzde size karşı, sizin emellerinize taş koyan bir başkaldırıyla yüz yıl kadar önce kurulmuş bir devlet olsa, bu coğrafyada aynı devlet, kuruluş genlerinden dolayı  mevcut haliyle sizin emellerinize en büyük engeli teşkil edecek potansiyeli hala taşıyor olsa, bu  nedenle, palanlı olarak, yıllardır her fırsatta, öğrenci yurtlarında, kaçak kurslarda din öğretiyorum diye vatan ulus kavramı olmayan, kendi ülkesni savunmak için kan döken Mehmetçiğin şehit sayılıp sayılmayacağını tartışmaya açabilecek kadar kendi askerine kin besleyen ama Filistin'de ölenler için sokağa dökülüp ağıt yakan     nesiller yetiştirip,  halkını devletine düşman edip, bu devletin üzerinde inşa edildiği her türlü dayanağı yıpratıp, bu devleti çözmek, çökertmek niyetinde olsaydınız daha başka  ne yapardınız? Bir yandan bin bir türlü propaganda yöntemini kullanarak, özelleştirme adı altında,  daha verimli olacak, kar edeceksiniz kandırmacası ve dayatmasıyla, bu ülkenin bütün birikimlerini yabancılara devrettirip, aynı zamanda  her yıl  borcunu katlattırarak bu devleti zayıf düşürmez miydiniz? Ayan beyan defalarca  basına yansıdığı üzere, sizin amacınız, bu coğrafyada yeniden haritalar çizip sümürünüzün  her türlüsüne  karşı koyamayacak iğdiş devletçikler yaratmaksa, bu amacınıza karşı koyması muhtemel felsefeye sahip bir devleti iğdiş bir devlet haline getirmek için elinizden geleni yapmaz mıydınız?   Bu devleti çözmek çökertmek için, bu devleti  oluşturan  ulusun  kültürünü, tarihini yok edip, yukarıda anlatmaya çalıştığım, şu anda benim yaptığım gibi, adını açıkça anmaktan bile korkulur hale gelinen, kuruluş efsanesinin adını maksatlı olarak seçip, yıllarca sürecek başı sonu belli olmayan ne idüğü belirsiz bir davaya ad olarak vererek, bu kelimeyi, dolayısıyla kuruluş efsanesini,  ele geçirdiğiniz, kurdurttuğunuz yandaş gazetelerinizde fonlarınızla paraya boğduğunuz, besleme köşe yazarlarına, yandaş televizyon kanallarınıza,  yukarıda anlattığım  birbirinden nefret eden iki yaşlı kız kardeş  teyzenin, birbirlerinin adlarını anarken yaptıkları gibi, her gün her dakika aşağılattırarak, nesilleri kendi ulusal değerlerinden nefret eder, toplumu efsanesinin adını ağzına almaya korkar hale getirmez miydiniz?

           Velev ki amacınıza erişmek için her türlü yöntemi kullanıp dini inancın , emperyalizmle işbirlikçisi ılımlı versiyonunu bile ürettiniz, küreselleşme yalanlarını din iman istismarı sosu ile süsleyerek  toplumu istediğiniz, modeliniz olan, sömürge ülkesi Papua Yeni Gine yerli halkı kıvamına getirip, istediğiniz kalıba bir süreliğine dönüştürdünüz; peki yüzyıllardır bu topraklarda bizi biz yapan, Yunusları, Mevlanaları, Hacıbektaşları, Dadaloğlu’nu, Pir Sultanı, Hoca Nasrettin fıkralarını, deyişlerimizi, türkülerimizi bu toplumun hafızasından ve bu coğrafyadan tamamen silip atmaya  gücünüz yetecek mi? Ne kadar toplumu dönüştürdüğünüzü, istediğiniz kalıba döktüğünüzü zannederseniz zannedin, geçmiş silmeye çalışırsanız çalışın, hatta insanlara korku salıp, adını  bu efsaneden alan apartmanların isim levhalarının sökülmesine sebep olursanız olun, bu ülke iki yüz yıllık tarihi olan bir ülke asla değildir; son günlerde televizyon haberlerinde izlediğimiz gibi, bir bakarsınız toprağı başka bir amaçla kazarken, yüzeyin hemen  bir metre  altından, Türk İslam devleti olarak bildiğimiz Selçuklu Devleti döneminden kalma, Selçuklu şarap testisi yerden fışkırıvermiş. Bu fışkıran şarap testilerini  nasıl saklayacaksınız? Bu testi bu topraklar üzerinde yaşayan  halka hiç mi bir şeyler söylemeyecek? İnsanların kafasında hiç mi sorular takılmayacak?

           İtiraf edelim, şu anda benim korktuğum  gibi, ülke insanı olarak,  bazı kelimeleri telaffuz etmekten  çoğumuz korkuyoruz.  İngiliz Elçisinden her allahın  günü  fırça yiyerek ülke yöneteceğini sanan, sonunda İngiliz savaş gemisiyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan, yüz yıl öncesinin Osmanlı Hanedan mensuplarının oturduğu sarayın adı ve hanedan mensuplarının belirgin özelliği olan uzun burunları nedeniyle, o yıllarda, acaba eleştirilerden biraz kurtulup iktidarımızı bu yolla rahatça biraz daha devam ettirebilir miyiz umuduyla, duymak istemedikleri “burun” ve “yıldız” kelimelerinin halk arasında konuşmalarda kullanılmasını yasaklamışlar. İnsanlar başımız belaya girmesin diye korkularından, konuşurken, yazarken bu kelimeleri kullanmazlarmış. Çok şükür bu gün devir  ne o  hanedanın devri, ne de kimse o  kelimelerin kullanma yasağını hatırlıyor. Gün gelecek bazı kelimeleri kullanma korkularımız da “burun” ve “yıldız” kelimelerini kullanma yasakları gibi tarih olacak. Elim klavyeye tutarken ve aklıma gelmişken, son kuşağı İngiliz sever, emperyalist işbirlikçisi haline gelen hanedanlığın, o günlerde yasakladığı bu iki kelimeyi inadına  tekrar tekrar yazmanın  tadını çıkarayım bari.. Burun,  yıldız, burun, yıldız, burun, yıldız…..

Saygılar…. 

Yorumlar
Yeni EkleAra
Yükselen Ses - Medeniyet Kültür,Yasaklar,Poli   | Registered | 2009-01-18 12:37:40
Sayın KILINÇ çok güzel bir anlatım hepsini bir arada anlatmışsınız tarihi süreci ve bugünü.İşte günümüzdede çok yönlü kültür erezyonu bazı basın yayın kuruluşlarıyla sistemli olarak yapılıyor.Yasak zihniyettede pek dğişen bir şey yok ama yasak kelimeleride sık sık haykırmakta yarar var.Saygılarımla.
Selçuk İÇER
E.Asb.976-26
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 19 Ocak 2009 )
 
< Önceki   Sonraki >